15 Mayıs 2010 Cumartesi

Jüpiter’in meşhur iki halkasından biri yine yok oldu!

Astronomlar, Jüpiter’in güney yarımküresinde bulunan kırmızı halkanın yok olduğunu tespit etti. Geçen yıldan itibaren silikleşmeye başlayan halka, bu hafta tamamen ortadan kayboldu.

Jüpiter’de bir kuzey, öbürü güney yarımkürede iki karakteristik halkası var. Bu halkalardan biri her 10-15 yılda bir yok olup sonra yeninden beliriyor. Bu değişimlerin nedeni ise henüz bilinmiyor. Daily Mail gazetesinin derlediği bilgiye göre akla en yatkın açıklama, bu değişimlere dönemsel fırtınaların yol açtığı.

Gaz ve sıvıyla kaplı dev Jüpiter’in yüzeyinde, farklı yüksekliklerde farklı oranlarda yoğunlaşan kimyasal bulutları dolaşıyor. Kırmızı, kahverengi, beyaz ve sarı renkli bu bulutlar ‘bölge’ denilen açık renkli ve ‘halka’ (ya da kemer) denilen koyu renkli alanların oluşmasına neden oluyor.

Jüpiter, bu yıl 24 Eylül’de Dünya’ya en yakın konumunda olacak। Amatör gözlemciler bu tarihte, hava koşulları ve izleme noktasının koordinatları uygun olduğu takdirde, ‘halkasız’ Jüpiter’i teleskoplarla izleyebilecek.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Neredeyse Tam Yandan Görülen Sarmal Gökada NGC 3190

Sarmal gökadalardan bazıları neredeyse tam yandan görülürler. Kendi Yerel Gökada Grubumuza en yakın gökada gruplarından biri ve Hickson 44 Grubu'nun en büyük üyesi olan NGC 3190 da işte bu gökadalardan biridir. Yukarıdaki görüntüde, ince dokulu toz şeritlerinin resmedilmeye değer bu sarmalın pırıl pırıl ışıldayan merkezini sarmaladığı görülüyor. Kendi grubunun diğer üyeleriyle yaşaması muhtemel kütleçekimsel gelgit etkileşimleri, NGC 3190'ın sarmal kollarının merkez çevresinde bakışımsız (asimetrik) görünmesine neden olurken, gökada diskinin de çarpık görünmesine yol açmış durumda. NGC 3190, yaklaşık 75.000 ışıkyılı genişlikte olup, küçük bir teleskopla Aslan Takımyıldızı yönünde görülebilmektedir.

5 Nisan 2010 Pazartesi

Spirit Uykuya Daldı

NASA’nın Mars robotlarından Ruh (Spirit) aracı, 30 Mart’taki görüşmeye yanıt vermedi. Bu da aracın artık uyku moduna girdiğini gösteriyor. Araç enerjisinin belli değere düşmesiyle uyku moduna girip kendine gerekli olan enerjiyi toplayana kadar suskun kalıyor.

NASA’nın Jet İtici Güç Laboratuvarı’ndan Mars ikizleri projesinden sorumlu John Callas, “Ruh ile haftalarca iletişim kuramayabiliriz. Ama biz her fırsatta araçtan gelecek bir sinyali bekliyor olacağız” diyor.

Ruh, bulunduğu bölgeye kış mevsimi geldiğinden, güneş panelleri yeterli güneş ışığını alamıyor. Bu nedenle aracın yeterli enerjiyi toplaması normal zamanlara göre daha uzun sürecek. Hatırlanacağı üzere Ruh’un tekerleri pudra inceliğindeki bir kum yığınına saplanmış ve oradan kurtarılamamıştı. Araç yeterli enerjiyi toplaması için kuzeye doğru döndürülmüştü. Araç bundan sonra sabit bir istasyon gibi görev yapacağı da Ocak ayının başında açıklanmıştı.

Ruh, 2004’te Mars yüzeyine inmiş ve üç ay sürmesi öngörülen görevine başlamıştı. Araç 6 yıldır görevinin başında ve yenilenen hedeflerle görevine devam ediyor. Araçla daha önce birkaç kez iletişim kurulmasına karşılık son günlerde gönderilen sinyallere yanıt vermeyen aracın, uyku moduna girdiği sanılıyor. Callas: “her şeye rağmen olabilecek en küçük olasılıkları bile göz ardı etmiyoruz. Ancak büyük bir olasılıkla Ruh’un çağrılara yanıt vermemesinin nedeni, aracın güç toplaması için kış uykusuna yatmasıdır” diyor.

Gelecek haftalarda aracın elektronik devreleri, aracın Mars’ta geçirdiği tüm zamanların en soğuk sıcaklıklarıyla karşılaşacak. Ancak devreler böylesi sıcaklıkların daha düşük değerlerine dahi dayanabilecek şekilde tasarlandığından, bunun elektronik devrelerde bir sorun oluşturacağı sanılmıyor.

Kaynak: NASA/JPL

3 Nisan 2010 Cumartesi

Burçlar Işığı Samanyolu'na Karşı

Bu olağanüstü manzaranın merkezine yakın bir konumda görülen hayalet benzeri burçlar ışığı, güneş sisteminin tutulum düzleminde yer alan tozların saçtığı güneş ışığı ile meydana gelmektedir. Mart ılımından (TSİ 20:32, 20 Mart) önceki ve sonraki haftalarda, tutulum düzlemi ufka kıyasla dik bir açı yaptıkça burçlar ışığı da daha belirgin hale gelir. Bu belirginlik, kuzey yarımkürede gün batımından sonra, güney yarımkürede ise gün batımından önce olur. Yukarıdaki resimde, burçlar ışığının dar üçgeni batı ufkundan yukarıya doğru uzanıp, güzel görünümlü yıldız kümesi Ülker'de sona eriyormuş gibi görünüyor. Samanyolu Gökadası'nın düzlemi boyunca uzanan yıldız ve bulutsular ise Ülker'in üzerinde bir yay çizmiş gibi görülüyorlar. 10 Mart'ta İspanya'ya bağlı Kanarya takımadalarından Tenerife'de bulunan Teide Ulusal Parkı'ndan çekilen ve 4 ayrı görüntünün birleştirilmesiyle elde edilen bu manzara, 180 derecenin üzerinde bir alanı kapsamaktadır.

Omega Erboğa'daki Milyonlarca Yıldız

Bu net teleskop görüntüsünde yer alan küresel yıldız kümesi Omega Erboğa (NGC 5139), yaklaşık 15.000 ışıkyılı uzaklıkta olup, 150 ışıkyılı çapındadır. Güneş'ten çok daha yaşlı yaklaşık 10 milyon yıldızla dolu olan Omega Erboğa (Omega Cen), Samanyolu Gökadamızın halesinde dolandığı bilinen yaklaşık 200 küresel kümenin en büyüğüdür. Yıldız kümelerinin pek çoğu aynı yaş ve bileşimde yıldızlar içerse de, gizemli Omega Erboğa geniş bir aralıkta yaş ve kimyasal miktarına sahip farklı yıldız kitleleri sergilemektedir. Aslına bakarsanız Omega Erboğa, Samanyolu ile birleşen küçük bir gökadanın geride kalan çekirdeği de olabilir.

NGC 602 ve Ötesi

Yaklaşık 200 bin ışıkyılı uzaklıkta bir uydu gökada olan Küçük Macellan Bulutu'nun dış bölgelerinde, 5 milyon yaşındaki genç yıldız kümesi NGC 602 bulunmaktadır. İçinde doğduğu gaz ve tozlarla çevrili olan NGC 602, yukarıda bölgenin Hubble tarafından çekilmiş bu çarpıcı fotoğrafında görülüyor. Harika sırtlar ve geriye kıvrılmış şekiller, NGC 602'nin büyük kütleli genç yıldızlarından gelen enerji dolu ışıma ve şok dalgalarının tozlu malzemeyi aşındırdığını ve bir yıldız oluşum hareketini tetikleyerek kümenin merkezinden uzaklaştırdığını kuvvetle işaret ediyor. Küçük Macellan Bulutu'nun tahmini uzaklığında, bu resim yaklaşık 200 ışıkyıllık bir bölgeyi kapsıyor; ancak bu net Hubble görüntüsünde inanılmaz çeşitlilikteki arka plan gökadaları da görülebilir. Arka plan gökadaları NGC 602'nin yüz milyonlarca ışıkyılı ve hatta daha da ötesinde yer almaktadır.

14 Mart 2010 Pazar

Jüpiter'in Üç Kırmızı Lekesi

Jüpiter'in kuşaklı havaküresi, yaklaşık 300 yıldan beri teleskoplu gözlemcilere dikkat çekici bir özellik sergilemektedir; Büyük Kırmızı Leke adıyla bilinen ve girdap yaparak dönen büyük bir fırtına sistemi. 2006 yılında bir diğer kırmızı fırtına daha ortaya çıktı. Daha doğrusu küçük, elips biçimli beyazımsı fırtınaların birleştiği görüldü ve daha sonra da bu merak uyandıran kırmızı ton ortaya çıktı. Şimdi, Jüpiter yine daha küçük beyazımsı fırtınalardan gelişen üçüncü bir kırmızı lekeye daha sahip oldu. Hubble Uzay Teleskobu'nun Geniş Açılı Gezegen Kamerası 2 tarafından 9 ve 10 Mayıs tarihlerinde kaydedilen verilerle hazırlanan yukarıdaki görüntüde, her üç leke de görülebilmektedir. Lekeler, çevrelerinde yer alan bulutların üzerinde genişlemekte olup, kırmızı renkleri, fırtına tarafından aşağıdan yukarıya getirilen daha alt tabaka malzemelerin mor ötesi ışığa maruz kalması nedeniyle oluşuyor olabilir. Ancak bu kimyasal süreç halen tam olarak bilinememektedir. Ölçek olarak, Büyük Kırmızı Leke Dünya gezegeninin neredeyse iki katı büyüklüğünde bir çapa sahiptir, bu da yeni lekelerin bir Dünya çapından daha küçük olduğu anlamına gelmektedir. Kırmızı lekelerin en yenisi, görüntünün en sol (batı) tarafında, Büyük Kırmızı Leke ile aynı bulut kuşağı üzerindedir ve ona doğru ilerlemektedir. Bu ilerleme devam ederse, yeni leke Ağustos ayında çok daha büyük olan fırtına sistemi ile karşı karşıya gelecektir. Jüpiter'deki bu kırmızı leke patlaması, büyük bir ihtimalle geniş ölçekli bir iklim değişikliği ile bağlantılıdır; çünkü bu gaz devi eşleğine yakın bölgelerde ısınmaya başlamıştır

10 Mart 2010 Çarşamba

Galileo Uyduları 1 – Io

7 Ocak 1610 gecesinde, bundan yaklaşık 400 yıl önce, Galileo yaptığı teleskobunu öncelikli hedefi Ay’dan Jüpiter’e doğrulttuğunda yüz yıllardır kabul görev evren modelini yerinden salladığının farkında mıydı acaba? Evrendeki tek merkezin Dünya olduğu yönündeki yaygın inanışa karşıt Jüpiter’in etrafında gördüğü 3 küçük yıldız ona bambaşka bir evrenin ipuçlarını veriyordu. Gördüğü üç küçük yıldız daha sonra Io, Europa ve Ganymede olarak adlandırılacak olan Jüpiter’in üç uydusuydu.

1609 yılında Hollanda’da bir optikçinin tasarımından esinlenerek kendi teleskobunu yapan Gallileo, ilk gözlemlerine Ay ile başladı. Ay’ın yüzeyindeki kraterlerin ve tepelerin resimlerini çizen Galileo teleskobunu her geçen gün daha verimli kullanabileceği bir alet haline getiriyordu. (Aynı dönemlerde Londra’dan gözlemler yapan Thomas Harriot da 6 kez büyüten teleskobu ile gözlemler yaparak Ay’ın yüzeyinin resmini çekmiştir fakat bunları yayınlamamıştı)

Bir çok optik kusurunu düzelttiği teleskobunu Jupiter’e 7 Ocak 1610′da Jupiter’e çeviren Galileo ilk önce şaşkınlığa uğradı. Jupiter’in yanında onunla paralel hizalanmış 3 tane daha parlak cisim vardı. İlk başta bunları arka plandaki yıldızlar olduğunu düşündü. Jupiter o dönemde Dünya’ya göre karşı konumdaydı, yani Dünya ve Jüpiter gezegeni Güneş’in aynı tarafında bulunuyorlardı ve bu nedenle Jüpiter Ay’dan sonra gökyüzündeki en parlak cisimlerdendi. İlk gözleminin ardından bir sonraki gün Jüpiter’e tekrar baktığında gezegenin ters yönde hareket etmesi gerektiğini düşünen Galileo, Jüpiter’in doğudan batıya hareket etmesini ve üç parlak yıldızı geride bırakmasını bekliyordu. Fakat Jüpiter’e baktığında üç parlak cismin de gezegenin batısında kaldığını gördü. Yani Jüpiter batıya doğru değil, doğuya doğru hareket ediyor gibi görünüyordu. İlerleyen haftalarda Galileo üç şey daha keşfetti:

- Küçük yıldızlar Jüpiter’i sürekli takip ediyorlardı.

- Bu takip sırasında konumları birbirine ve Jüpiter’e göre değişiyordu.

- Üç küçük yıldıza 15 Ocak gecesi bir tane daha eklenmişti. (Callisto)

Bu gözlemlerinin ardından Galileo bunların yıldız değil, Jüpiter etrafında dolanan uydular olduğunu fark etti ve Mart ayının ortalarında yayınladığı Siderius Nuncius kitabında bunlardan bahsederek "ünlü" oldu.

Bu yazı dizisinde bu 4 uydu hakkında bilgi vermeye çalışacağım. Öncelikle Io’dan başlayalım.

IO

Jüpiter’in vahşi doğaya sahip uydusu Io, ismini antik Yunan tanrılarından Zeus’un (Jüpiter) aşık olduğu ve eşi kıskanç Hera’dan saklamak için bir buzağıya dönüştürdüğü bakireden alıyor. Io, Güneş sisteminin en volkanik gökcismi olma özelliğine sahip. 70′li yıllarda Güneş sisteminin derinlerini incelemek için gönderilen Voyager sondaları, uydunun ilk görüntülerini aldıklarıda karşılaştıkları manzara herkesi çok heyecanlandırmıştı. Uydunun yüzeyi diğer uydularda görüldüğü gibi kraterle değil aktif volkan ve lavlarla kaplıydı. Patlamalarla yukarı çıkan bu lavlar yörüngeden kaçma hızının yarısına kadar ulaşabiliyor ve yüzeyin 300 km üstüne kadar fışkırabiliyor.

Voyager 2 tarafından Temmuz  1979'da Io'ya yakın geçiş sırasında Loki volkanı patlama esnasında  görüntülendi (soldaki mavi parlaklık)

Voyager 2 tarafından Temmuz 1979′da Io’ya yakın geçiş sırasında Loki volkanı patlama esnasında görüntülendi (soldaki mavi parlaklık)

Dünya’nın uydusu Ay’dan biraz daha büyük olan Io, Jüpiter’in en büyük üçüncü uydusu ve gezegene uzaklık bakımından beşinci sırada yer alıyor.

Io her ne kadar yörüngesi boyunca sürekli aynı yüzünü dev gezegen Jüpiter’e dönük olsa da diğer uydular Ganymede ve Europa’nın etkisiyle düzensiz bir eliptik yörüngeye sahip. Yörüngesindeki bu düzensizlikler nedeniyle Jüpiter ile arasındaki mesafenin sürekli değişmesi uydu yüzeyinde çok büyük gelgit etkilerinin hissedilmesine yol açıyor. Dünya’da Ay’ın etkisiyle okyanuslarda gözlenen en büyük yükselme 18 m civarındayken, Io’nun katı yüzeyinde oluşan en büyük gelgitler 100 metreye ulaşabiliyor! Yani uydunun katı yüzeyi 100 metre inip yükselebiliyor!

Io'nun volkanik yüzeyi

Io’nun volkanik yüzeyi (Kaynak : NASA – PhotoJournal)

İşte bu gelgitlerin oluşturduğu sıkışmalar büyük bir ısınmaya neden oluyor ve Io’nun yüzeyinin altının büyük bir basınçla sıvı kalmasına neden oluyor. Bu sıvı açık bir yol bulduğunda büyük fışkırmalarla yüzeye ulaşıyor ve yüzeyin 2000 Kelvin (2.273 Santigrad derece) dereceye kadar ısınmasına yol açıyor. Io’nun yüzeyi sürekli kendini yeniliyor, lavlar kraterleri dolduruyor ve sıvı kayalar yüzeye yayılıyor. Uydu yüzeyini oluşturan materyal konusunda kesin bilgi bulunmamakla birlikte değişen renk kompoziyonlarına bağlı olarak erimiş sülfür ya da silikat kaya olduğu sanılıyor. Sülfürdioksit’ten oluşan atmosferinde suya herhangi bir şekilde rastlanmıyor ve uydunun etrafında güçlü bir manyetik alan oluşturan demirden katı bir çekirdeği olduğu düşünülüyor.

Galileo uydusu tarafından  Io'da Tvashtar Catena bölgesinde 1999'da görüntülenen volkan patlaması

Galileo uydusu tarafından Io’da Tvashtar Catena bölgesinde 1999′da görüntülenen volkan patlaması (Kaynak NASA – PhotoJournal)

Io’yu Jüpiter’den 220 000 km uzakta tutan yörüngesi zaman zaman Jüpiter’in devasa manyetik alan çizgilerini keserek uydunun bir elektrik jenaratoru gibi davranmasına neden oluyor. Bu durum uydu etrafında 400 000 volt gerilim oluşturabiliyorken 3 milyon amper akım üretebiliyor. Bu akım en düşük dirençli yolu seçerek Jüpiter’in manyetik alan çizgilerinden gezegenin atmosferinin üst katmanlarına girip büyük şimşekler oluşturuyor.

Jüpiter dönüşü sırasında devasa manyetik alanı Io’nun üzerinden geçip uydunun yüzeyinden saniyede 1 tona yakın maddeyi koparır. Bu kopan madde manyetik alanda iyonize olarak (elektronlarını kaybederek) halka şeklinde yüksek enerjili bir "plazma torus" adı verilen bulut oluşturur. Bu buluttan kopan parçacıklar manyetik alan çizgilerini takip ederek Jüpiter’in kutuplarında görülen Auroralara (Kuzey Işıkları) sebep oluyor. Ayrıca bu halka yapıdan kaçan iyonlar Jüpiter’in manyetosferinin beklenenden iki kat daha büyük olmasına da neden oluyor.

Kaynaklar

The Galileo Project

NASA : Solar System Exploration Project

Uzay ve Astronomi

Venüs Hakkındaki Gerçekler

Güneş’e en yakın ikinci gezegen olan Venüs, bazı ilginç özellikleriyle ilgi uyandırıyor. Bu yazımızda, Venüs hakkındaki gerçeklere bir göz atacağız.

1. Venüs Dünya’nın ikizidir.

Venüs ve Dünya, büyüklük ve kütle bakımından hemen hemen aynı boyutlara sahiptirler. Venüs’ün çapı Dünya’dan sadece 650 km daha küçüktür. Kütlesi ise Dünya kütlesinin %81,5′i kadardır. Bu benzer özelliklere rağmen atmosfer yapısı büyük farklılıklar göstermektedir. Venüs atmosferinin %96,5′i karbondioksit gazından oluşur. Atmosfere giren Güneş ışığı yüzeyden yansır ancak yoğun bulutlar ışığın yeniden uzaya dönmesine izin vermez. “Sera etkisi” olarak adlandırılan bu olay nedeniyle sıcaklık 460 dereceye kadar yükselir. Bunun dışında atmosferik basınçta Dünya’dakinden 92 kez daha yüksektir. Tüm bu nedenlerden dolayı, belki de, Venüs’ün Dünya’nın kötü bir ikiz kardeşi olduğunu söyleyebiliriz.

2. Venüs, Güneş ve Ay’dan sonraki en parlak doğal gökcismidir.

Astronomlar gök cisimlerinin parlaklıklarını kadir biriminden belirlerler. Doğal gök cisimleri arasında sadece Güneş ve Ay Venüs’ten daha parlaktır. Venüs’ün parlaklığı -3,8 kadir ile -4,6 kadir arasında değişir ve her zaman gece gökyüzündeki en parlak yıldızlardan daha parlaktır.

Venüs

Venüs ve diğer yıldızlar.

3. Venüs, düşmanca bir atmosfere sahiptir.

Daha önce söylediğimiz gibi Venüs, Dünya’nın kötü bir ikiz kardeşi gibi. Büyüklük ve kütle bakımından benzer olsalarda, atmosferik değerler bakımından önemli farklılıklar gösteririler. Eğer Venüs üzerinde durabilseydik, Dünya’daki alışık olduğumuz atmosfer basıncının 92 katına maruz kalacaktık. Bu değer hemen hemen Dünya okyanuslarında bir kilometre derinlikteki basınca eşdeğer. Eğer basınç sizi öldürmez ise sıcaklık ve zehirli kimyasallar öldürecektir. Çünkü sıcaklık, 460 dereceye kadar çıkar ve kalın sülfürdioksit bulutları asit yağmurlarına neden olur.

4. Venüs diğer gezegenlere göre geriye doğru döner.

Venüs oldukça yavaş döner. Dünya kendi çevresi etrafındaki dönüşünü 24 saatte tamamlarken, bir Venüs günü 243 Dünya gününe eşittir. İlginç olarak Venüs, Dünya ve Mars’a göre ters yönde yani doğudan batıya doğru döner. Gezegen üzerinden Güneş’e bakacak olsaydınız, batıdan doğduğunu ve 118 Dünya günü sonra doğudan battığını görecektiniz.

5. Bir çok araştırma sondası Venüs yüzeyine inmiştir.

Olumsuz yüzey etkilerine rağmen Venüs’e bir çok araştırma sondası gönderilmiş ve bazıları yüzeye ulaşmayı başarmıştır. Sovyetler Birliği’ne ait Venera uzay araçları Venüs’e gönderildi. Ancak anlaşılan Venüs atmosferini biraz hafife almış olsalar gerek ki bir çoğu başarısız oldu. Ama sonunda Venera 8 uzay aracı Venüs yüzeyine başarılı bir iniş yaptı ve Dünya’ya Venüs görüntülerini ulaştırdı.

Venera 13 Uzay Aracı ile elde edilmiş Venüs yüzeyinin renkli  görüntüsü.

Venera 13 Uzay Aracı ile elde edilmiş Venüs yüzeyinin renkli görüntüsü.

6. İnsanlar, Venüs’ün tropik bir ortama sahip olduğunu düşünmüşlerdir.

Amerikalı ve Sovyet uzay araçlarının Venüs hakkında yaptığı araştırmalardan önce, hiçkimse Venüs’ün kalın bulutlarının altında nasıl bir yüzeye ve atmosfer koşullarına sahip olduğunu bilmiyordu. Bilim kurgu yazarları Venüs hakkında tropik ormanlar hayal ediyorlardı. Araştırma sonuçlarından çıkan yüksek sıcaklık ve yoğun atmosfer herkesi şaşırttı.

7. Venüs’ün bilinen hiçbir uydusu yoktur.

Venüs ile Dünya’yı ayıran önemli özelliklerden biri de Venüs’ün doğal bir uydusunun olmamasıdır.

8. Venüs evreler şeklinde gözlenir.

Venüs gökyüzünde oldukça parlak bir cisim olmasının yanında, eğer bir teleskopla bakarsanız çok farklı bir şey görürsünüz. Venüs, ay gibi evreler gösterir. Bunun sebebi, tabiki, Venüs’ün Dünya ile Güneş arasında bulunmasıdır. Venüs en yakın ve en parlak olduğu zamanlarda teleskopla bakıldığında ince hilal şeklinde gözlenir. Uzak ve daha sönük olduğu zamanlarda ise daire şekline daha yakındır.

9. Venüs az sayıda kratere sahiptir.

Mars, Merkür ve Ay yüzeyi, göktaşlarının oluşturduğu çok sayıda kratere sahipken, Venüs yüzeyinde krater sayısı oldukça azdır. Gezegen araştırmacıları, Venüs yüzeyinin yarım milyar yaşında olduğunu tahmin etmektedirler. Devam eden volkanik haraketler de yüzeyi yeniden şekillendirirken kraterleri ortadan kaldırmaktadır.

10. Venus Express görevine devam ediyor.

Venüs’ü incelemek için birçok uzay aracı gönderildi ancak bunlardan en içerikli olanı görevine devam eden Venus Express uzay aracıdır. Avrupa Uzay Ajansı (ESA) tarafından gönderilen Venus Express, 11 Nisan 2006 da Venüs’e ulaştı. Venüs atmosferi, bulutları ve yüzeyi hakkında önemli bilgileri Dünya’ya ulaştırdı.

Huygens Titan Üzerinde

2005 yılında robotik Huygens sondası Satürn’ün gizemli Ay’ı Titan’a indi ve Titan’ın kalın bulut tabakalarının ardından ilk görüntüleri geri gönderdi. Bu sanatsal gösterimde o ilk andan esinlenilmiştir. Fotoğrafın arka planında araba büyüklüğünde bir sonda, 90 dakika sonra pili bitecek ama o hala fotoğraf göndermeye devam ediyor. Huygens’in girişini yavaşlatan paraşüt, arka planda araca hala bağlı görülmektedir. Muhtemelen su buzu içeren durgun taşlar, görüntüye yayılmış olarak görülmektedir. Huygens’in görüntü ve verilerinin analizi gösteriyor ki, Titan’ın bugünki yüzeyi ile Yer’in erken dönem yüzeyi arasında merak uyandıran benzerlikler var.
Çeviri: Serkan YILDIZ, Astronomi Diyarı

Aşağıdaki fotoğrafta ise yukarıda bahsettiğimiz uzay sondasının dünyaya gönderdiği fotoğrafı görüyorsunuz. Titan, şu ana kadar keşfedebildiğimiz, yüzeyinde hem katı hemde sıvı taşıyan tek gezegen.

9 Mart 2010 Salı

Gökyüzünde Tuhaf Kızıl Bir Parıltı

Bu parıltı da neyin nesidir acaba? 2002 yılında, Minnesota/ABD'de yer alan Minneapolis şehrine akşamın erken saatlerinde alçalırken, yolculardan Tyler Blessing uçak bulut seviyesinin altına iner inmez "bulutlardan yere kadar uzanan çok büyük ve kavisli kızıllaşmış ışık tabakaları" gördü ve bunları fotoğrafladı. Bu ışıltı, daha sıklıkla görülen ve aralarında alaca karanlık ışınları, karşı alacak karanlık ışınları ve taçların da bulunduğu diğer tuhaf ışıklardan farklı görünüyordu. İlk başta fotoğrafçı tarafından da dile getirilmiş olan ve önde gelen olasılık, ışık tabakalarının batmakta olan güneş ışığının yağan yağmur tarafından saçılması sonucu oluştuğu yönündedir. Ayrıca, bu hadise yalnızca olağandışı bir pencere yansıması da olabilir. Fotoğraflanmış gökyüzü anormalliklerini daha iyi anlama yolunda ortak zekalarını bir araya getirebilme konusunda daha önceden de etkileyici bir yetenek sergilemiş olan okuyucular, bu olayı da çevrimiçi olarak tartışmaya davet edilmektedir. EXIF verilerinin (çekimle ilgili bilgilerin) fotoğrafın 23 Eylül 2002 tarihinde, akşam yerel saatle 20:07'de çekildiğini belirttiğini ve fotoğraf makinesinin çekim esnasında kuzeybatı yönüne dönük olduğunu bilmek faydalı olabilir. Resmin sağ alt tarafında yerde görülmekte olan oval biçim ise Canterbury Downs yarış pistidir

8 Mart 2010 Pazartesi

47 Uma’nın 3. Gezegeni

Büyük Ayı (Ursa Major) Takımyıldızı içindeki 47 Ursae Majoris (47 Uma) yıldızındaki gezegen sayısı 3′e yükseldi. Keşif Kanada’daki British Columbia Üniversitesi Fizik ve Astronomi Bölümü’nden Philip C. Gregory, ABD’deki San Francisco State Üniversitesi Fizik ve Astronomi Bölümü ile Yale Üniversitesi Astronomi Bölümü’nden Debra A. Fischer tarafından gerçekleştirildi.

Yeni keşfedilen gezegenle birlikte ötegezegen sayısı 430′a yükseldi. İki veya daha fazla gezegeni olan yıldız sayısı ise 45. Özetle 363 yıldızın en az bir gezegeni bulunuyor. Güneş sistemi dışında diğer yıldızların çevresinde dolanan gezegenlere ötegezegen (exoplanet) adı veriliyor.

47 Uma yıldızı 7 milyar yıl yaşındaki güneş benzeri bir yıldızdır. İlk gezegeni 1996′da, 2. si de 2001′de keşfedilmişti. Yıldızın bulunan ilk gezegeni 2.6 Jüpiter, 2. gezegeni ise 0.46 Jüpiter kütleli. Bu iki gezegen Jüpiter’e göre yıldıza daha yakın, Dünya’ya göre daha uzak konumda bulunuyor. Gezegenlerin bileşimi henüz bilinmiyor.

Yıldızına Dünya-Güneş uzaklığının 11 katı kadar uzakta olan 47 Uma d gezegeni, dikine hız yöntemiyle keşfedildi. Gezegenin yörünge dönemi şimdilik 14 000 gün olarak hesaplandı. Gezegenin kütlesi ise 1.6 Jüpiter kütlesi kadar.

Kaynak: Exoplanet, Astronomi Diyarı

7 Mart 2010 Pazar

Ay, Merkür, Jüpiter ve Mars

Geçtiğimiz 23 Şubat'ta, Ay şafak öncesi gökyüzünde yükseldiğinde, üzerinde güneş ışığı ile aydınlanmış bir hilâl taşıyordu. Aynı Ay, sabahleyin erkenden kalkanlara ay diskinin Dünya'dan yansıyan güneş ışığı ile aydınlanmış karanlık kısmı olan çok çekici bir dünya ışığı (arzışığı) manzarası da sunmuştu. Bu arada, aynı sabah meydana gelen üç gezegenin olağanüstü kavuşumu da, bu güzel gökyüzü manzarasına etkileyici bir özgünlük katmıştı. Gün doğumundan hemen önce çekilen bu huzur dolu gökyüzü manzarası, Avustralya'nın Yeni Güney Galler eyalet sahilinin merkezinde yer alan Tuggerah Gölü üzerinden ışıltılı doğu ufkunu göstermektedir. Çekilen resimde, son hilâl ile birlikte (yukarıdan aşağıya doğru) parlak gezegenler Merkür, Jüpiter ve Mars da görüntülenmiştir.

Satürn : Uydular Geçiş Yaparken

Her 14-15 yılda bir, Satürn'ün halkaları bizim bakış açımızda tam yandan görülecek şekilde yana yatar. Bu parlak ve güzel halkalar zamanla daha da daralıyor gibi göründükçe, onları görmek büyük teleskoplarla dahi zorlaşır. Öte yandan, bu durum Satürn uydularının çoklu geçişlerini izleme imkanı sağlar. Böyle bir geçiş sırasında, güneş ışığıyla aydınlanmış olan uydu ve gölgesi bu gaz devinin bulutlu yüzü boyunca süzülür geçer. 24 Şubat tarihinde çekilmiş bu Hubble görüntüsü, dört Satürn uydusunun geçişini gösteren bir dizinin parçasıdır. Soldan sağa, Enceladus ve gölgesi, Dione ve gölgesi ile Satürn'ün en büyük uydusu Titan görülebilmektedir. Küçük uydu Mimas ise en sağda, halka düzlemine yakın bir konumda, Satürn'ün diskine daha henüz yeni dokunmuşken görülüyor. Hem Titan, hem de Mimas'in gölgeleri sağ tarafta diskin arkasına ilerlemiş durumda. Satürn yaklaşık 120.000 kilometrelik eşlek çapına sahiptir.
Kaynak: Bulutsu

Tycho Üstnova Kalıntısı

Bu duman topunu hangi yıldızdan acaba? Yukarıdaki resim, Tycho üstnova kalıntısının şimdiye kadar birden fazla dalga boyunda çekilmiş en iyi görüntüsüdür. Bu üstnova kalıntısı, ilk defa 400 yıldan fazla bir süre önce ünlü gökbilimci Tycho Brahe tarafından kayıt altına alınmış olan bir yıldız patlamasının sonucudur. Resim, yörüngedeki Chandra X-ışını Gözlemevi tarafından çekilen bir x-ışını görüntüsü, yine yörüngedeki Spitzer Uzay Teleskobu tarafından çekilen kırmızı ötesi bir görüntü ve İspanya'nın güneyinde yer alan 3,5 metrelik Calar Alto Teleskobu ile görünür ışık dalga boyunda çekilen bir görüntünün birleşimidir. Genişlemekte olan gaz aşırı derecede sıcak iken, birbirinden hafifçe farklı genişleme hızları buluta dumanlı bir görünüm vermektedir. Her ne kadar SN 1572 hangi yıldızdan oluştuğu tam olarak kimse emin olamasa da, bu resimde ayırt edilemeyecek kadar soluk olan ve Tycho G adı verilen bir yıldız, üstnovanın muhtemel atası olarak incelenmektedir. Tycho üstnovasının atasından geriye kalanları bulmak özellikle önemlidir; çünkü kısa bir süre önce bu üstnovanın Ia türü olduğu tespit edilmiştir. Ia türü üstnovaların parlaklıklarındaki zirve noktasının çok iyi anlaşılmış olduğu düşünüldüğünden, bu durum evrenimizin uzak cisimleri nasıl soluklaştırdığını anlayıp, düzeltme yapmak bakımından oldukça kıymetli bir hale getirmektedir.
Kaynak: Bulutsu

Jüpiter Ganymede'i Örterken

Jüpiter havaküresinin üst kısımları acaba ne kadar puslu? Bunu anlamaya yardımcı olmak amacıyla gökbilimciler Hubble Uzay Teleskobu'nu, Jüpiter uydusu Ganymede'i örterken izlemek üzere harekete geçirdiler. Her ne kadar Ganymede Jüpiter'in çevresini haftada bir dolansa da genellikle gezegenin altından veya üzerinden geçtiğinden, uygun bir tutulma çok daha ender gerçekleşmektedir. İşte böyle bir örtülme mükemmel görsel detaylarla 2007 yılı Nisan ayında görüntülenmiştir. Ganymede, Jüpiter'in kenarına yakınken güneş ışığını gezegen havaküresinin üst kısımları içerisinden yansıtarak, gökbilimcilerin farklı dalga boylarındaki belli belirsiz sönükleşmeleri kaydedip, pus miktarını incelemesine imkan sağlamaktadır. Bu araştırmanın bir sonucu, Jüpiter'i çepeçevre saran bulut kuşakları ile Büyük Kırmızı Leke gibi girdap yaparak dönen muhteşem fırtına sistemlerini çok net bir şekilde gözler önüne seren bu nefes kesici görüntü olmuştur. Resmin alt tarafında yer alan Ganymede de, koyu renkli buzlarla kaplı yüzeyinde dikkate değer ölçüde detay sergilemektedir. Jüpiter ve Ganymede çok parlak olduklarından örtülmelerin pek çoğu küçük bir teleskopla tam buradan, Dünyamızdan izlenebilmektedir.
Kaynak: Bulutsu

Evren ve Denge

“Big Bang teorisi evrenin tek ve büyük bir patlama ile başladığını kabul eder. Ama bildiğimiz gibi patlamalar maddeyi dağıtır ve düzensizleştirirler. Oysa Big Bang çok gizemli bir biçimde bunun tam aksi bir etki meydana getirmiştir: Maddeyi birbiriyle birleşecek ve galaksileri oluşturacak hale getirmiştir.”
Prof. Fred Hoyle

Fred Hoyle, The Intelligent Universe, London, 1984, s. 184-185


"Biz astronomik standartlar göz önüne alındığında, çok fazla özen gösterilmiş, kollanmış ve şefkat gösterilmiş bir grup yaratıklarız... Eğer evren şu anki en hassas kesinliğinde yapılmış olmasaydı hiçbir zaman var olamazdık. Benim görüşüme göre mevcut şartlar, evrenin insanın içinde yaşaması için yaratıldığını gösteriyor".
Prof. John O'Keefe, NASA'da astronomi uzmanı

Heeren, F. 1995. Show Me God. Wheeling, IL, Searchlight Publications, p. 200.


"Fizik kanunları çok üstün bir dehanın ürünü gibi görünüyor... Evrenin bir amacı olmalı".
Prof. Paul Davies, İngiliz astrofizikçi

Davies, P. 1984. Superforce:The Search for a Grand Unified Theory of Nature. (New York: Simon & Schuster, 1984), p. 243.


"(Evrendeki) bu kompleksliği mümkün kılan kanunlarda hayret verici bir ince ayar görünüyor. Evrende var olan bu kompleksliğin gerçekleşmesi, "mucize" kelimesini kullanmamayı çok güçleştiriyor".
Prof. George F. Ellis, İngiliz astrofizikçi

The Anthropic Principle: Laws and Envirnoments. The Anthropic Principle, F. Bertola and U.Curi, ed. New York, Cambridge University Press, 1993, p. 30.


“Kanıtları inceleyen herhangi bir bilim adamı kendisini şu sonuca varmaktan alıkoyamaz: Yıldızların içinde meydana getirdikleri sonuçlar göz önüne alındığında nükleer fiziğin kanunları kasıtlı olarak tasarlanmışlardır.”
Prof. Fred Hoyle

Fred Hoyle, Religion and the Scientists, London: SCM, 1959; M. A. Corey, The Natural History of Creation, Maryland: University Press of America, 1995, s. 341


"Demek istediğim şudur ki evrenin bir amacı vardır. Orada öyle, bir şekilde şans eseri var olmamıştır".
Prof. Roger Penrose, Matematikçi

Heeren, F. 1995. Show Me God. Wheeling, IL, Searchlight Publications, p. 233.


“Evrenin genişleme hızı o kadar kritik bir noktadadır ki, Big Bang'ten sonraki birinci saniyede bu oran eğer yüz bin milyon kere milyonda bir daha küçük olsaydı evren şimdiki durumuna gelmeden içine çökerdi.”
Stephen Hawking

Stephen Hawking, A Brief History Of Time, Bantam Press, London: 1988, s. 121-125


“Çok küçük sayısal değişikliklere hassas olan evrenin şu andaki yapısının, çok dikkatli bir bilinç tarafından ortaya çıkarıldığına karşı çıkmak çok zordur... Doğanın en temel dengelerindeki hassas sayısal dengeler, kozmik bir tasarımın varlığını kabul etmek için oldukça güçlü bir delildir.”
Prof. Paul Davies, İngiliz astrofizikçi

Paul Davies. God and the New Physics. New York: Simon & Schuster, 1983, s. 189


“Eğer yıldızlar birbirlerine biraz daha yakın olsalar, astrofizik çok da farklı olmazdı. Yıldızlarda, nebulalarda ve diğer gök cisimlerinde süregiden temel fiziksel işlemlerde hiçbir değişim gerçekleşmezdi. Uzak bir noktadan bakıldığında, galaksimizin görünüşü de şimdikiyle aynı olurdu. Tek fark, gece çimler üzerine uzanıp da izlediğim gökyüzünde çok daha fazla sayıda yıldız bulunması olurdu. Ama pardon, evet; bir fark daha olurdu: Bu manzarayı seyredecek olan "ben" olmazdım... Uzaydaki bu devasa boşluk, bizim varlığımızın bir ön şartıdır.”
Prof. George Greenstein, Astrofzikçi

George Greenstein, The Symbiotic Universe, s. 21


“Gerçeklerin akıl süzgecinden geçirilerek yorumlanışı ortaya koymaktadır ki, üstün bir Akıl, fiziğe, kimyaya ve biyolojiye müdahale etmiştir ve doğada varlığından söz etmeye değer bilinçsiz güçler yoktur. Gerçeklerin hesaplanmasıyla ortaya çıkan sayılar o kadar akıl almazdır ki, beni bu sonucu tartışmasız biçimde kabul etmeye götürmektedir.”
Prof. Fred Hoyle

Paul Davies. The Accidental Universe, Cambridge: Cambirdge University Press, 1982, s. 118 (Hoyle'dan alıntı)


Kaynak:

http://www.evreninyaratilisi.com/html/bilimadam_nediyor.html

Big Bang: Taklitlerinden Sakınınız

[17 Eylül 2008 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]

İsviçre’deki Avrupa Nükleer Araştırma Kurumu CERN’de geçen hafta başlatılan ve dünyada epey yankı uyandıran deney, kuşkusuz önemli. Ama tüm evreni var etmiş olan Big Bang’in (Büyük Patlama’nın) yanında, bu minik “tekrar”ının esamesi bile okunmaz. Ve, hazır söz açılmışken, Big Bang hakkında bir şeyler dememek de olmaz.

Bilim dünyasına 1930’lı yıllarda girdi Big Bang teorisi. İsim babası ise, aslında bu lafı teoriyle alay etmek için ortaya atan İngiliz astronom Fred Hoyle idi. Hoyle, bir ateist ve materyalist (maddeci) idi. İnandığı felsefe, evrenin bir “başlangıç anı”na sahip olmamasını gerektiriyordu. Çünkü ilahi dinlere göre Allah “ezeli ve ebedi”dir; materyalizme göre ise madde.

Ama Hoyle’un sevmediği Big Bang, üstüste gelen destekleyici verilerle sonunda fizik dünyasında “hakim teori” oldu. Hala da öyle. Bu teori uyarınca, içinde var olduğumuz evren, 15 ila 17 milyar yıl önce bir “patlama” ile “yokluk”tan var hale geldi. Sadece madde değil, zaman da “sıfır”dan başladı.

Peki Big Bang’den önce ne vardı? Bu soruya bilimin verebileceği bir cevap yok, çünkü bilimin gücü sadece fiziksel dünyayı incelemeye yetiyor. Onun “ötesi”ne eli ulaşamıyor. Ancak bu, söz konusu soruyu anlamsız kılmıyor. Aksine, bununla birlikte, bilim, fizik ötesine (metafiziğe) bir kapı açmış oluyor. Bu yüzden Big Bang’den yola çıkan pek çok fizikçinin “yaratılış” kavramına ve Allah’ın varlığına ulaştığı bir sır değil.

Ancak Big Bang’in ateizmi zora sokan ve teizmi (Allah inancını) güçlendiren yönü, “önce ne vardı” sorusuyla sınırlı değil. Daha da garip bir şey var bu patlamada: Patlama sonrasında ortaya çıkan evrenin “düzenliliği”.

Bunu anlamak için önce Big Bang’den bugünkü evrene varan sürece değinmek gerek. Fizikçilere göre bu patlama sonrasında ortaya çıkan ilk “şeyler”, “atom altı parçacıklar”dı. Yani o ilk anlarında, evren atomdan çok daha küçük parçacıklardan ibaretti ki, buna “radyasyon” da diyebilirsiniz.

Garip olan şu: Başta sadece radyasyondan ibaret olan madde, nasıl oldu da “organize olup” atomu oluşturdu? Oluşan ilk atom olan hidrojen, sonra nasıl oldu da helyumu, oksijeni, karbonu ve giderek demir gibi ağır elementleri meydana getirdi?

Bu çok önemli, çünkü eğer evren radyasyondan ibaret kalsaydı, bırakın katı cisimleri, gazlar bile var olmaz, yıldızlar, gezegenler, taşlar, topraklar hiç bir şekilde oluşamazdı. Siz ve ben de asla var olamazdık.

Kuşkusuz başlangıçtaki radyasyonun katı maddeye doğru bir “evrim” geçirmesi, “büyü”yle olmadı. Evrenin yine ilk anlarında ortaya çıkan “dört temel kuvvet”in üçü (güçlü nükleer, zayıf nükleer ve elektromanyetik kuvvet), atom altı parçacıkları atomlara dönüştürdü. (Dördüncü kuvvet olan yerçekimi, çok sonra devreye girecekti.)

Şimdi, bakın, burada meselenin püf noktasına gelmiş bulunuyoruz. Ve bu da, 1970’lerde, Cambridge Üniversitesi’nden teorik astrofizikçi Brandon Carter’ın sorusuyla doğdu: Evreni düzenleyen bu “temel kuvvetler”in şiddeti biraz daha farklı olsaydı, ne olurdu? Bu soru üzerine hesaplara girişen Carter ve diğer bilim adamları vardıkları sonuçlara epey şaşırdılar. Çünkü fark ettiler ki evrenin “temel kuvvetleri”nin herhangi birisi biraz bile farklı bir değerde olsaydı, atom oluşmayacak ve “radyasyon” sonsuza kadar hüküm sürecekti.

Hesaplar ilerledikçe pek çok fizikçi evrende bir “İnsancı İlke” (Anthropic Principle) olduğu, yani evrenin fiziksel kanunlarının, insan yaşamına izin verecek bir “hassas ayar” (fine tuning) ile belirlendiği kanısına vardı. Bilim yazarları Augros ve Stancui şöyle diyordu: “Kopernik’in gösterdiği gibi, evrenin fiziksel merkezinde değiliz. Ama galiba evrenin AMACININ merkezindeyiz.”

Bu amacı kimin belirlediğini soran pek çok fizikçi de, buradan “Yaratıcı”ya varmakta zorlanmıyor.


NOT: Bu konuyu merak edenlere, Dr. Caner Taslaman’ın “Big Bang ve Tanrı” adlı titiz çalışmasını tavsiye ederim.

Yüksek Çözünürlüklü Mars Krateri Görüntüsü

NASA’nın Mars yörünge keşif aracı bir kraterin yüksek çözünürlüklü kamerayla (HiRISE) çekilen fotoğrafını yayımladı. Fotoğraf 3 Ağustos 2009 tarihinde alındı ve yaklaşık 1 km’lik alanı kapsıyor.

Birkaç yıl önce Mars’ta su yollarına bağlı eğimler ve kraterler keşfedilmişti. Bu keşif heyecan yaratmasına karşılık Mars’ta bilinen anlamda sıvı suyun olmadığı da çok geçmeden farkedildi. Buradaki fotoğrafta da suyun aktığı ve bu yolla oluşan V-şekilli kanallar görülmekte. Su buradan büyük bir olasılıkla yüksek yerlerden aşağı doğru akarken bazı kayaların kenarlarından geçerken bazı kayaları da aşındırmış olmalı.

Fotoğraftaki arazi Mars’ın 36,5 güney enlemi ve 322,7 kuzey boylamında bulunuyor.

Su yollarının olduğu bölgeler ilginçtir, çünkü hala değişim içerebilmektedirler. Oluşan şekiller birkaç yıl içinde su yollarının izlerini bize gösterdi. Bugün Mars yüzeyinde suyun oluşup oluşmadığının belirlenmesi için HiRISE kamerası kullanılıyor.

Sol tarafta o bölgenin fotoğrafını göreiliyorsunuz, daha büyük resim için tıklayabilirsiniz

Kaynak: Astronomi Diyarı, NASA

6 Mart 2010 Cumartesi

Avcı daki Sır'a YOLCULUK

video
Avrupa Güney Yarıküre Gözlemevi (ESO) Avcı (Orion) takımyıldızının kenarında bulunan ve çoğunlukla gözardı edilen ya da görülemeyen NGC 1788 bulutsusunun görüntüsü yayınladı. Bulutsu, Avcı’nın parlak yıldızları nedeniyle görülememektedir.

Tüm dünya Avcı bulutsusunu ve yapısını tanır. (Takımyıldızın ortasında birbirine yakın “Avcının Kuşağı” adı verilen 3 yıldız bulunmaktadır.) NGC 1788 Avcı Kuşağının birkaç derece uzağında yer alan saklı ve görünmez bir bulutsudur.

NGC 1788 bulutsusundaki sıcak gazdan yansıyan ışıkların oluşturduğu görüntü, kanatlarını açmış dev bir yarasayı andırmaktadır. Bu görüntünün nedeni ise bulutsudaki genç yıldızlardır. Görünenden daha fazla yıldızın olduğu kümedeki toz ve gaz, birçok yıldızı saklamaktadır. Bu yıldızların en önemlisi de HD 293815 parlak yıldızıdır. Bu yıldız görüntü merkezinin üstündeki kısmında bulutsu boyunca uzanan karanlık bölgede kendini gösteriyor.

Her ne kadar NGC 1788 sönük bir bulutsu gibi görünse de Avcı’yı oluşturan kümelerdeki en parlak yıldızları içinde barındıran bir bulutsudur. Bulutsunun sol kısmına alev kırmızısı rengini veren ise hidrojen gazıdır.

Bölgedeki yıldızların yaşları 4.5 milyar yıl yaşında olan Güneş’e göre daha azdır. Bölge yıldızlarının ortalama yaşları 1 milyon yıldır. Bölgenin ayrıntılı incelenmesi sonucunda gökbilimciler, bulutsudaki yıldızları 3 ayrı sınıfa ayırdılar. Birincisi bulutsunun kırmızı kenarının solundaki daha büyük yıldızlardır. Diğer grup, bulutsunun sağ üstündeki kısımda bulunan genç yıldızları barındıran bir küçük kümedir. Son grup ise sağ kısmın sonunda kapalı bir koza bulutu içinde gömülmüş çok genç yıldızlardan oluşmaktadır. Toz nedeniyle görünür ışıkla görülmesi olanaksız yıldız kümeleri görünür ışık ve kızılötesi gözlemlerle ve milimetrik dalga boyuyla yapılan gözlemlerle ortaya çıkarılmıştır.
Görüntü ESO’nun Şili’deki La Silla Gözlemevi’nde bulunan 2.2 metrelik teleskobuna yardımcı olan Geniş Alan Görüntüleyicisi (Wide Field Imager) ile elde edilmiştir.

Kaynak: ESO,Astronomi Diyarı
Ayrıntılı Bilgi İçin;
Astronomi Diyarı
Wikipedia
http://atlas.zevallos.com.br/nebulae/m42.html

Ekleyen: Yalçın İnalpulat (videos)